SIRT ÇANTAM VE BEN

  • 05 Ekim 2013
  • 6.877 kez görüntülendi.

                 

            Polis evinin en erken kahvaltısını yaptıktan sonra İzmir’in olmazsa olmaz ilçe garajı Üçkuyular’a gitmek farzdır. İzmir’de denize girecek öyle güzel mekânlar var ki kararsız kalanlara şaşırmamak gerek. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki plajlar genellikle giriş ücretine tabi. Hatta şezlong için ayrıca ücret ödenir. Yok ben keyifçi değilim o güzelim açık mavi- yeşil tonların bir tadına bakayım yeterli derseniz, uygun plajlar da var. En iyilerinden birisi, Ilıca Plajı. Şansınıza bağlı olarak dev dalgalarla da mücadele edebilirsiniz. Yüzmek de bir o kadar zorlu oluyor tabii.Ilıca Plajı

            Ilıca’dan sonrası size kalmış. Ildırı gibi ilginç isimli bakir yöreler de tercih edilebilir, Alaçatı gibi ünlü görmekten başınızı kaldıramayacağınız yerler de. Diyelim ki Alaçatı’ya gittiniz. Alaçatı merkezde yer alan tepeye çıkıp 360 derece dönseniz dahi deniz göremiyorsunuz. O rüzgâr sörflerinin yapıldığı, otellerle çevrili Alaçatı, merkezin biraz dışında Çeşme- Alaçatı arasında kalıyor.

Alaçatı sokakları

            Neyse ki rüzgârlıymış diyerek şükrettiğim İzmir havası sırt çantamın verdiği ağırlığı bir nebze hafifletiyordu. Boynumdaki Canon’umla beraber yabancı bir turisti andırmış olacağım ki meydandaki bir esnaf farklı dilde bir şey ünleyiverdi. Türkçe bir selam ve gülümsemeyle yoluma devam ettim. Beyaz badanalı ve en fazla iki katlı taş binaların arasındaki kayboluşum (kaybolmak, gezi literatürümün olmazsa olmazlarındandır.) 100 yıl öncesine götürmüştü beni. Şaka değil, gerçekten bir antikacı dükkânının içinde oraya buraya çarpmamak için zor dönüyordum. Elli yıllık taş plaklar, Ziraat bankasının ilk kumbaraları, çocukluğumun bilyeleri,Arap harfli Osmanlıca kitaplar, film afişleri daha neler neler… İşin garibi bu antikacılar her köşe başını tutmuş nerdeyse.   Not: Hiçbir antikacıda ucuz bir şey bulamazsınız; antika, orjinaldir, sayıca sınırlıdır ve Çin malı yoktur.

Sığıcak

            Daha önce söylemiştim. Bu tip gezilerin en güzel yanı yeni ve farklı kişilikler tanımaktır. Kim bilebilirdi ki bir opera sanatçısıyla  el işi ürünler in satıldığı bir dükkânında karşılaşayım. Müzikle ilişkisi senfoni orkestrasını takip etmekle sınırlı ben bir opera sanatçısıyla sanat ve özelinde müzik konuşuyorum. Sıkışmış bir insanın Ege kasabasına sığınması bu olsa gerek.  20 metre kare içine kitaplarıyla sıkışmış olan Alaçatı’nın tek kitapçısı Ömer Agabey de bir başka yalnız. Kitap okuyan yok diyor burada, daha ne desin.

            Genellikle mavi pencereli binalar birbirine öyle bitişik ki kapı önünde oturan ninelerin sesleri de birbirine karışıyor. İçeriden gelen seslere merhaba dedikten sonra masanın üzerinde duran Alaçatı’nın sarı domateslerinin de fotoğrafını çekmemek olmaz. Ev ahalisinin iznini aldıktan sonra tadına da baktım tabi. Egenin simgelerinden yel değirmenleri de Alaçatı’da kendini gösteriyor, üç yel değirmeni en yüksek tepede gelen turistleri selamlıyor. Türkiye’de görülen rüzgar güllerinin de çok büyük bölümü bu bölgede. Sokak boyunca dizilen sandalyeleriyle gündüzü dahi oldukça hareketli olan Alaçatı, geceleri ışıl ışıl. Denizi bir kenara bırakırsanız Alaçatı merkez en az iki gün gezmeye değer.

            İzmir’in en batısını gezdikten sonra Urla yarımadası’nı görmek,(Necati Cumalı’nın eserlerinde rastladığımız tütün kokusunu içinize çekerek!) oradan otostopla güneye Seferihasar’a inmek farklı bir seçenektir. Seferihisar, yönetmen Çağan Irmak’ın filmlerinin özel platosu kıvamında, kendi yağında kavrulan, o yüzden de “citta slow” bir şehir. Şehrin merkezinde salyangoz heykeli olduğunu söylemem galiba yeterli olacaktır.

Seferihisar Salyangoz

            Öyle güzel bir kahvehane kültürü var ki Seferihisar’ın gecesiyle gündüzüyle hep kalabalık ve samimi. Benim yalnız  dolaştığımı gören çiftçi Savaş, tuttu kolumdan oturttu masaya bir çay söyledi hemen. “Mandalin derler orada, -r- sesi yutulur çoğu zaman. Gitmeyceklerdir heçbir yere. Söyleyiverip durular ancek.”

            Küçücük Sığıcak’ta öyle bir Pazar günü geçer ki Alanya’dan farksız. Pazartesiye tek bir turist kalmaz benden başka. Çetin Tekindor’un karşıma çıkışıyla anlarım ki bir masal ülkesindeyim. Uzaklardan gelen Ulak, çağırmada beni kalenin surlarına. Sur dediğim de üç metreden yüksek değil. Tırmanması zor çünkü tepede fırtına eser. Balıkçılar yola koyulmak için hazırlık yapıyor ve selam gönderiyorlar objektifime.

            Seferihisar’a gelirken çektiğim yol sıkıntısı gözümde büyürken nasıl Foça’ya geçeceğimi düşünüyordum. Salyangozun karşısındaki otobüs durağından İzmir’e aktarmasız giden bir belediye otobüsü buldum. İzmir’in ilçelerine belediye otobüsü vermeleri büyük bir şans açıkçası. Yaklaşık bir saatlik dinlencenin ardından aktarma sırası gelmişti. Önce İzmir içi belediye otobüsü, Halkapınar’dan banliyö ile Aliağa’ya ve ardından Eski Foça’ya bir otobüs daha. Üç saati aşan bu transfer atağı neyse ki güzel manzaralar eşliğinde sürüyordu. Özellikle Eski Foça’ya girerken değişen coğrafya bambaşka bir renk yelpazesi sunuyor. Eski Foça’ya, yüksek bir tepeden bakıp dalışa geçen bir martı edasında giriliyor. Perslerden kalan anıt mezar ile tarihe dokunup artık kullanılmayan üç yel değirmeninin yanından ilçeye giriş yapıyoruz. İlçe, halk tarafından eski deniz ve yeni deniz olarak ikiye ayrılmış. Yeni deniz adı üstünde yeni yapılardan oluşmasına rağmen eski deniz Rumlardan kalma taş evlerin de bulunduğu kaleyi doğudan gören güzel bir sahile sahip. Aslında sahil de denemez; çünkü kumsalı yok. Buna rağmen denize gireni hiç eksilmiyor.

            Gezimin “bu bilmem kaçıncı gününde” Ceneviz kalesini gözüme kestirmişken ayak tabanımdaki ağrı nüksetmez mi? Beni tutabilene aşk olsun. Çektiğim bütün acıya rağmen yel değirmenlerine olmasa da Ceneviz kalesi benim boynumun borcuydu. İki denizi birbirinden ayıran  yarımadayı tırmanırken makinemi de elimden düşürmedim. Büyük bir gizlilik içinde yürütülen “Fokeaya” (yanlış yazmadım umarım) antik kentinin kazı alanına da özel izinle girdim. Üçüncü sınıfta olmalarına rağmen bir işçi gibi çalışan arkeoloji öğrencileri de bana dert yandı, hocalarına sezdirmeden. Eski Foça’nın en güzel panoramik görüntüsü de buradan alındı.

Foça yel değirmenleri

  Kaldığım pansiyonun yolu üzerinde bulunan devlet hastanesi de bir başka şanstı. Tahmin ettiğim gibi “yumuşak doku zedelenmesi”nden başka bir şey söylemedi doktor. Ağrı kesici ve jel.

 Gün batımı fotoğrafı çekerken tanıdığım ve bana ramazan sofrasında yer veren Nazmi Ağabey ve sohbetimiz, gezimin en unutamadığım anılarından biri oldu. Eşine de iftar sofrası için ayrıca teşekkürler. Ne büyük keyifti iğde ağacının altında Ege denizi karşısında yemek.

Siren kayalıkları arasında fok balıklarını görmeden Foça’dan ayrılmak zordu ama Heredot’un da dediği gibi;

“Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdu.

 MUSTAFA BAL

Mustafa BAL

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
domain